Tanık İfadesi Sadece Belirli Koşullarda Güvenilir Olabiliyor

Yazdır Tanık İfadesi Sadece Belirli Koşullarda Güvenilir Olabiliyor

1984 yılı Temmuz ayında, bir adam North Carolina’da yaşayan 22 yaşındaki Jennifer Thompson’ın evine girdi ve onu bıçakla tehdit etti. Jennifer, onu öldürmemesi için saldırganı ikna ederek uzlaşmayı sağladı. Buna karşılık, saldırgan ona tecavüz edip ortadan kayboldu. Sadece birkaç saat sonra bir robot resim uzmanı ve Jennifer, saldırganın robot resmini çizmek için birlikte çalıştılar. Daha sonra polis memuru saldırgana benzeyen adamların sabıka fotoğraflarını Jennifer’a gösterdi.

Thompson, daha öncesinde hırsızlık suçundan sabıkası olan 22 yaşındaki Ronald Cotton’ın fotoğrafını seçti. Ronald polisin onu aradığını duyunca polis merkezine giderek teslim oldu. Zanlı, Thompson’ın ifadesine istinaden müebbet hapis cezasına çarptırıldı. On bir yıl sonra, DNA eşleme teknolojisindeki gelişmelerle, Thompson’dan alınan örnekler, sonunda suçunu itiraf eden farklı bir kişiyle eşleşti. Bunun sonucunda Cotton serbest bırakıldı.

Thompson, Cotton’ın kimliğini fotoğrafına bakarak tespit ettiğinde seçiminden emin değildi. Dakikalarca yaşadığı tereddütten sonra, “Sanırım o adam buydu.” demiş, zamanla kararından daha emin hale gelmişti. Bir yıl sonra onunla mahkemede yüzleştiğinde Thompson şüphelerinden tamamıyla arınmıştı. Kendinden emin bir şekilde ona tecavüz eden adamın Cotton olduğunu belirtti.

Bu ve bunun gibi örnekler nedeniyle, Amerikan adalet sistemi tanık ifadelerinin davalarda nasıl kullanılacağı konusunda değişikliğe gitmektedir. Jüri üyelerinden tanık ifadesine şüpheyle yaklaşmaları ve tanıklar gördükleri kişiler hakkında ne kadar emin olsalar da bunu bir noktaya kadar dikkate almaları isteniyor. Şimdilerde hırsızlık soruşturması üzerine yürütülen yeni bir çalışma bu değişikliklerin yarardan çok zarara yol açacağını ileri sürüyor.

Herkes tanık ifadesinden elde edilen kanıtların riskli olduğu konusunda hemfikirdir. Doksanlı yıllardan beri DNA temelli tanımlamalar ile yüzlerce masum insan temize çıktı. Bu olayların %70’indeki temel sebep zanlıların tanıklar tarafından yanlış teşhis edilmesiydi. Soruna çözüm bulma amacıyla araştırmacılar çeşitli deneyler yapmışlardır. Bu deneylerde aktörler suçluları canlandırırken denekler de zanlı teşhis odasında faili doğru bir şekilde tahmin etmeye çalışırlar. Bulgular, kesin gibi görünen sahte anılarının tanıkları kolayca yanıltabildiğini ve zanlı fotoğraflarının tanıklara sıralı olarak gösterilmesinin yanlış tanı olasılığını azaltığını göstermektedir. Ancak birçok bilim insanı bu laboratuvar deneylerinin gerçek durumu yansıtıp yansıtmadığı konusunda ciddi şüpheler duymaktalar.

California Üniversitesi’nde psikolog olan John Wixted'ın önderliğindeki ekip Teksas Houston Polis Merkezi’nin hırsızlık şubesiyle birlikte bir deney yürüttü. Ekip, 2013 yılında meydana gelen ve görgü tanıkları ile tek bir şüphelinin dahil olduğu 348 soygun vakasını ele aldı. Polisin istemsiz olarak süreci etkilemediğinden emin olmak için gerçek şüphelinin kimliğinden habersiz polis memurları tarafından altı kişinin fotoğrafı tanıklara gösterildi. Tanıklar karar verirken aynı zamanda seçimlerinden ne kadar emin olduklarını üç aşamalı ölçekte belirttiler: “çok eminim”, “kararsızım”, “emin değilim”.

Her vaka belli sayıda kuvvetlendirici delil de içeriyordu. Bu deliller şüphelinin olay yerine yakın olduğu bilindiğinde “zayıf” olarak, şüphelinin ayakkabı izi olay yerinden bir örnekle eşleştiğinde ise “kuvvetli” bir delil olarak adlandırılır. Araştırmacılar şöyle bir mantık yürüttüler: Tanıkların seçimlerinden emin olmaları, zanlı teşhisinin doğruluğu için güçlü bir gösterge olarak kabul edilirse seçimlerinden daha emin olan tanıkların çok miktarda kuvvetlendirici delile de sahip olan şüphelileri doğru teşhis etme olasılığı daha fazla olmalıydı. Bu doğrultuda seçimlerinden emin olmayan tanıkların teşhisleri de daha az güvenilir olmalıydı.

Nitekim olay tam olarak böyle gelişti. Genel olarak değerlendirildiğinde, yapılan teşhislerin üçte birinde tanıklar doğru şüpheliyi gösterdiler, üçte birinde teşhis odasını doldurmak için kullanılan beş masum insandan birini doğru olarak teşhis ettiler, üçte birinde de failin teşhis odasında olmadığı kararına vardılar. Ancak tanığın seçiminden emin olması analizlere dahil edildiğinde ortaya farklı bir tablo çıktı. İfadesinden çok emin tanıklar %75 oranında şüpheliyi doğru teşhis ederken %20’den az bir oranda beş masum kişiden birini yanlışlıkla suçladılar. John Wixted’ın önderliğindeki ekibin Proceedings of the National Academy of Sciences dergisinde yayınladığı raporun sonuçları şunu gösteriyor: Polis şüphelilere karşı elinde bol miktarda kuvvetlendirici delil bulundurduğunda ifadesinden emin tanıkların zanlıyı doğru tespit etme oranı %90’lara çıkmaktadır. Wixted şunları söylüyor:

“Bu sonuçlar, Cotton olayındaki gibi tanıkların kesin gibi görünen sahte anılara yatkın olmadığı anlamına gelmez. Ancak zamanlama önemlidir. Vurgulamak istediğimiz esas nokta, tanığın şüpheliyi ilk teşhis ederken beyan ettiği emin olma derecesinin dikkate alınması gerektiğidir.”

Tanığın sahte anıları, mahkeme sırasındaki tanıklığında belirginleşiyor ve güçleniyor olabilir. Wixted sözlerine şöyle devam ediyor:

“DNA temelli kanıtların yanlışlıkla mahkûm edilmiş kişinin beraat edilmesini sağladığı vakaların çoğunda tanıklar ilk teşhislerini çok emin olmadan yapmışlardır. Tanığın seçiminden emin olma derecesinin kanıtlara dahil edilmesi durumunda yalnızca daha az masum insan suçlanmakla kalmaz, aynı zamanda da daha fazla suçlu mahkûm edilebilir.”

Çalışmanın sonuçlarının mantıklı olduğunu belirten Urbana-Champaign’deki Illinois Üniversitesi psikologlarından Aaron Benjamin şöyle diyor:

“Çünkü tanığın seçiminden emin olma derecesinin dikkate alınmaması hafıza alanında geniş çapta kabul görmüş görüşlerle tutarsızlık gösteriyor. Bu durum çok fazla risk barındırdığından dolayı adalet sistemi tanık ifadesini nasıl değerlendireceğini gözden geçirmelidir. Mahkemeler asıl suçluları sokaklarda serbestçe dolaştırırken masum insanları da parmaklıklar ardına mahkum edebilir.”

Ancak birçok araştırmacı sistem değişikliğine gitmeden önce tedbirli olunması gerektiğini belirtiyor. California Üniversitesi psikologlarından Craig Stark şunları söylüyor:

“Araştırma sonuçları gösteriyor ki esas bilgi, ilk ifadedeki emin olma derecesine bakılarak elde edilebilir. Polis, jüri üyeleri ve hatta yargıç bile tanığın ifadesinden emin olma derecesini yanlış yorumlayabilir. Jüri üyeleri, ilk ifadedeki emin olma derecesine bakarak tanıklığın değerini doğru bir şekilde tartmak için istatistiklere dayanan çok yönlü bir muhakemeye ihtiyaç duyacaklardır. Bu muhakeme nüansları, ön yargılı bir tutum sergileyen kişilere karşı dengeli bir şekilde kullanılabilir mi?”

Yazan: John Bohannon

Çeviren: Esra Kızılkaya ve Eylül Karabulut

Düzenleyen: Şule Ölez

Görsel: clipartpig

Kaynak: sciencemag

0 Yorum