Derin Zaman Kavramı Nasıl Değişti?

Yazdır Derin Zaman Kavramı Nasıl Değişti?

İnsanın doğanın işleyişine kıyasla kısa ömürlü olduğu fikri, bir zamanlar olduğu kadar ikna edici değil.

1949’un bir yaz gecesinde, İngiliz arkeolog Jacquetta Hawkes kuzey Londra’da evinin arka bahçesine çıktı ve yere uzandı. İnce toprak tabakasıyla kaplanmış zemini ve zeminin bedenini kemiklerine bastırdığını hissetti. Yaratıcı doğa yazılarına örnek olan klasik kitabı “A Land’de” de dile getirdiği gibi yapraklar arasında parıldayan ve onun komşusunun bacasının is izlerinden ötesinde, daha bu gezegende onları algılayacak hiçbir göz olmadan önce ışıkları sönmüş olan yıldızlar ve fenerler var.

Biz, dünyayı algılayışımıza göre şekillendiren, insanlık dışı tarihin muazzam yayı olan derin zamanın sırlarından bahseden jeoloji ve astronomi fikirlerine alışkınız. Hawkes’in lirik, derin düşünceleri çoğunlukla kendi zamanına ait olan derin zaman duygusuyla içten olanı, sonsuz olanla, biyolojik olanı cansız ve evcil olanla birleştirir. Toprağının durumu savaştan bıkmış bir ülkede gerçek bir endişe meselesiyken, tıpkı İngiltere’nin dünyadaki konumunu yeniden düşünülürken olduğu gibi, toprağın kendisi odak noktasına yükselir. Ancak bahçesinde yatarken, Hawkes temel bir sınırın uzak tarafına da uzanmaktadır. “A Land” Holosenin iki farklı başlangıcında yazılmıştır; öte yandan, biz onu Antroposenin içinde okuyoruz.

Antroposende, ya da insanın çağında, endüstriyel medeniyetin dünyayı nasıl derin zaman süreçleri ile karşılaştırılabilir şekilde değiştirdiğini gösterir. Gezegenin karbon ve azot döngüleri, okyanus kimyası ve biyoçeşitlilik (her biri milyonlarca yıllık yavaş evrimin bir ürünü olan), insan faaliyeti tarafından radikal ve kalıcı olarak bozulmuştur. 10.000 yıl önce tarımın gelişimi ve 19. Yüzyılın ortalarında endüstri devrimi Antroposenin başlangıç tarihleri olarak da önerildi. Fakat Antroposenin başlangıcı olarak küresel nüfustaki ani artış, plastik kullanımı artışının patlaması ve tarımsal çeşitliliğin çökmesiyle takip edilen, 1950’de başlayan tüketimdeki ani ve çarpıcı sıçrama olarak bilinen Büyük Hızlanma etrafında fikir birliği sağlanmıştır.

Antroposenin İronisi, kendimizi ileri, derin geleceğe musallat olacak hayaletler olarak düşünmemizdir.

“Derin Zaman” kavramı, 1788’de ilk kez İskoç yerbilimci Janes Hutton tarafından tanımlansa da, kavrama terim niteliği 200 yıl sonra Amerikalı yazar John McPhee tarafından kazandırıldı. Hutton, jeolojik özelliklerin sedimantasyon (kayaların yukarı çıkması) ve erozyon (kayaların parçalanması) döngüleri tarafından şekillendiğini belirtmiştir. Bu işlem de jeolojik açıdan İncil tarafından ifade edilen zaman ölçeklerini aşan bir ölçekleme gerektirmektedir. Bu baş döndürücü Kopernik Değişimi, insana hem tanrıyı hem de insanı sorgulatmıştır. Hutton’a birkaç önemli keşif gezisinde eşlik eden bir bilim adamı olan John Playfair, İskoçya’daki Siccar Noktasının katmanlı burunlarına bakmanın etkisini şöyle açıklar:

“Zihin, zamanın uçurumunun bu denli derinliklerine baktı ve başı döndü.”

Ancak Hutton’un görüşleri, 19. Yüzyılın romantik döneminde gerçek anlamda önem kazandı. Derin zamanın etkili bir ifadesi, bir taraftan korku kaynağı, öbür taraftan merak kaynağıydı; bir taraftan insanlığı aşan bir görüntü sunuyor, öbür taraftan insanlığı onaylıyordu. Şair Percy Bysshe Shelly, Mont Blanc’ın amansız gücü olan “yeryüzünün çıplak yüzü” ile bunları şöyle ifade eder: “Hareket eden ve çalkantılı ve sesli nefes alan şeyler/ Doğuyor ve ölüyor; dönmek, ezilmek ve şişmek.”

Derin zaman, insan ve ilahiliğin yaratılış hikâyesinden belli bir yer değiştirmesini temsil eder. Ancak Antroposende, ironik bir şekilde, insanlar kendilerinden büyük olan korkulu bir şeyin aracıları olan yüce güç haline geldiler. Kanada’nın tar kumları bölgesinde tek bir maden, yılda 30 milyar ton tortuyu taşıyor. Bu miktar tüm dünyadaki nehirlerin miktarının iki katı. Yeniden dağıttığımız tatlı suyun ağırlığı dünyanın rotasyonunu yavaşlattı. Bitki ve hayvan türlerinin toplu yok oluşlarının 10 milyon yılda düzelmesi muhtemel değildir.

Elbette ki “yücelik”, bizim içgüdüsel olarak bu olgulara verdiğimiz tepki değil. “Esrarengiz” bize daha iyi hizmet edebilir. Antroposenin en ürpertici izlerinden biri, radyoaktif izotopların küresel yayılımıdır. Kitlesel termonükleer silah testleri 20. Yüzyılın ortalarında başlamıştır. Bu da 1963’den sonra doğan herkesin dişlerinde radyoaktif madde olması anlamına gelir. Çernobil’in nükleer reaktöründeki plütonyumun yarı ömrü 240.000 yıl iken, tüketilen uranyumun yarı ömrü (U-238) yaklaşık 4.5 milyar yıldır; dünyanın yaşıyla hemen hemen aynı. Bu tür zaman ölçeği hayal gücüne direnç gösterir ve günlük yaşamlarımızda göz korkutucu bir varlık olarak var olur.

Antroposende rahatsız edici derecede sıradan olan bir şey var. Bunun kapsamını ve ölçeğini muhtemelen günlük objeler, yüzeyler ve dokularla karşılaştıkça en iyi şekilde anlıyoruz. Her yıl insan tüketimi için yaklaşık 60 milyar tavuk öldürülüyor; gelecekte, fosilleşmiş tavuk kemikleri insan arzularının jeolojik rekorlara girmesine tanıklık ederek her kıtada var olacak. Yirminci yüzyılın ortalarında toplu üretilmeye başlayan plastikler, Dünya’yı bize, Batı’nın Dünya’yı görmeyi öğrendiği esnek, hemen tüketilebilir ve yumuşak şekilde sunuyor. Ancak şimdiye kadar yapılan neredeyse tüm plastik parçalar varlığını sürdürüyor ve vücutlarımızdaki kimyasal izleri gittikçe artmakta. PVC’nin karakteristik yeni kokusunun, malzemenin bozumundaki kararsız elementlerin bir sonucu olduğu ironiktir. Çernobil’in yok olmaz izotopları gibi görünür olarak atıl olmasına rağmen, plastikler aslında endokrin bozucu kimyasalları sızdıran ‘canlılardır’. Tek kullanımlık plastik, çöpe atıldığında ortadan kaybolmuş gibi görünebilir; ancak bundan sonra da binlerce yıldır devam ettiği ortamlarda varlığını sürdürmeye devam edecektir.

Antroposen pürüzsüz ve hiper bağlantılı olan dünya fantezilerimizin bir ürünüdür. İnsanlar 2003 yılında 5 milyar gigabayt dijital bilgi yarattı; 2013 yılında aynı miktarda veri üretmek yalnızca 10 dakika aldı. “Bulut” kavramının çekici reklamlarına karşın bu veriler bir yerde depolanmak zorundadırlar. Greenpeace, Apple’ın muazzam veri merkezlerinden yalnızca birinin enerji tüketiminin 250.000 Avrupa evi için yıllık arz ile eşdeğer olduğunu tahmin ediyor. Bu görünüşte kısa ömürlü verilerin acıları, yükselen karbon yoğunlaşmaları atmosferi ısıttığında ortaya çıkacak. Hutton’un sezgisi, insanların ‘derin zaman’ algısı içinde yaşadıkları ve bu algının bizde bir etki bıraktığı; bizim ise bu etkinin etrafında insanlık olarak anksiyetelerimizi, buluşlarımızı ve tutkularımızı şekillendirdiğimizdi. Hutton’un tanımıyla “Başlangıcının izi ya da sonuna dair bir ipucu barındırmayan” gezegen mekanizması, modernitenin çarpıcı sonuçlarıyla baş etmektedir.

Hawkes, Dünya’yı jeolojik süreçler, organik yaşam ve insan etkinliği birleşimleri ile tanımlarken biz dengeyi kararlılıkla değiştirdik. Günümüzdeki kaygılar ışığında derin zamanı ve üzerimizde yarattığı etkileri düşünme ihtiyacı her zamankinden daha hayati bir önem taşımaktadır. Derin zaman, soyut, uzak bir ihtimal değil, her günün spektral varlığıdır.

Yazan: David Farrier

Çeviren: Özlem Özgüven

Düzenleyen: Mert Karagözoğlu

Görsel: Jim Urquhart / Reuters

Kaynak: Bu yazı The Atlantic adresinden birebir çevrilmiştir.

0 Yorum