TÜBİTAK'ın Evrimle ve Bilimle İmtihanı

Yazdır TÜBİTAK


TÜBİTAK Nedir?

TÜBİTAK… Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurulu. Ülkemizin en önde gelen bilim kurumu olması gereken yer kendisi. Ancak özellikle son 3 yıldır adını, bilim ve teknoloji alanında yaptığı çalışmalardan çok, ülkemizde bilime ket vurmasıyla duymaktayız. Ülkemizde güya bilimsel araştırmaları teşvik etmesi beklenen bu kurum, her geçen gün temel bilimlerden biraz daha uzaklaşmakta, her geçen gün günümüz siyasetine uygun olarak “teknoloji” adı altında silah, top, tüfek üretimine ağırlık vermektedir. TÜBİTAK’ın internet sitesindeki “Biz Kimiz?” başlığından aynen alıntılayalım:

“Toplumumuzun yaşam kalitesinin artmasına ve ülkemizin sürdürülebilir gelişmesine hizmet eden, bilim ve teknoloji alanlarında yenilikçi, yönlendirici, katılımcı ve paylaşımcı bir kurum olma vizyonunu benimseyen TÜBİTAK, akademik ve endüstriyel araştırma geliştirme çalışmalarını ve yenilikleri desteklemek, ulusal öncelikler doğrultusunda Araştırma-Teknoloji-Geliştirme çalışması yürüten Ar-Ge enstitülerini işletme işlevlerinin yanı sıra, ülkemizin Bilim ve Teknoloji politikalarını belirlemekte ve toplumun her kesiminde bu farkındalığı artırmak üzere kitaplar ve dergiler yayınlamaktadır. Bilim insanlarının yurt içi ve yurt dışı akademik faaliyetleri burs ve ödüller ile desteklenmekte, özendirilmekte, üniversitelerimizin, kamu kurumlarımızın ve sanayimizin projeleri fonlanarak, ülkemizin rekabet gücünün artırılması hedeflenmektedir.”

Metinde temel bilimlere hiçbir vurgu olmamasına rağmen “Ar-Ge”, “teknoloji”, “endüstri”, vb. kavramlara bolca vurgu yapılmaktadır. TÜBİTAK, görevlerinden biri olması beklenen, en azından yaptığı yayınlarla yıllarca bunun sinyallerini vermiş bir kurum olarak, temel bilimleri destekleme ve halka indirme görevini pek de umursamamakta gibi gözüküyor, en azından bu kısa tanıtım metnine bakıldığında bu görülüyor.

17 Temmuz 1963 tarihli ve 278 numaralı “Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu Kurulması Hakkında Kanun” isimli kanunun, TÜBİTAK’ın görevlerinin sıralandığı Madde 2’yi okuyacak olursanız, zaten TÜBİTAK’ın kurulma evresinden bu yana temel bilimler üzerinde pek de durmayı hedeflemediği, Türkiye’nin klasik, sığ ve kalıplarla sınırlandırılmış “bilim” anlayışını yansıttığını görmek mümkündür. Görevler arasında sürekli olarak teknolojik araştırmalara, buluşlara, endüstriyel ürünlere, ticari başarısı bulunabilecek ürünlere, siyasi başarı sağlayacak teknolojilere vb. unsurlara vurgular yapılırken, neredeyse hiçbir noktada temel bilimlerden, keşiflerden (buluş ve keşif tamamen farklı şeylerdir); yani ülkemizi uluslararası bilim platformunda asıl öne çıkaracak unsurların hiçbirinden doğru düzgün bahsedilmediğini görmek mümkündür. Yani bir bakış açısına göre, zaten TÜBİTAK’ı bilimin özü konusunda bilirkişi ve yetkili kurum olarak görmek baştan yapılan bir hatadır. TÜBİTAK, daha kurulumu evresinde bu görevlerini, bilimin asıl kısımlarını görmezden gelecek veya hak ettiği önemi vermeyecek şekilde yapılanmıştır.

Bunların ışığında, TÜBİTAK’ın ve içeriğinin bilimin özünü savunacağını ummak, aydın kişilerin istemsiz olarak düştükleri bir mantık hatası olmaktadır. Elbette mantık, TÜBİTAK’ın en çok bilimsel araştırmalara önem vermesi gerektiğini söyler, akla uygun olan budur. Ancak ülkemizde işlerin pek de akıl ve mantık ile yürümediği düşünülecek olursa, TÜBİTAK’ın da asıl görevinin Türkiye Cumhuriyeti’nin siyasi alanda üstünlük kurmasını sağlayabilecek teknolojileri destekleyip ortaya çıkarmaya çabalaması çok da şaşılacak bir durum değildir. Bunu ne kadar başarıyla yapmaktadır? Kısmen ve taraflı olarak diyelim. Çok basit birkaç örnek vereyim: ülkemizde kendi imkanlarıyla yenilikçi teknolojiler üretmeyi hedefleyen birçok girişimci/araştırmacı/mucit/kaşif insan bulunuyor. TÜBİTAK ise sadece “güvenli sularda” yüzen projelere yönelmeyi tercih ediyor. Kısaca, “işine gelen” araştırmaları desteklemek gibi bir huyu bulunuyor. TÜBİTAK, Temmuz 2011’de 18 yaşındaki lise öğrencisi Barış Paksoy’un “Ramanujan Asallarının Genelleştirilmesi” projesini, Paksoy’un genç yaşından ötürü projenin onun tarafından yapılmış olamayacağını düşündüğü için reddetti. Bir diğer örnekse, Prof. Dr. Vahit Özmen’in meme kanseriyle ilgili araştırması için TÜBİTAK’tan destek talebinin “seyahat masraflarının fazlalığı” ve araştırmanın amacının “meme kanserinin önlenmesi” değil de “meme kanserinin tedavisi” olması nedeniyle TÜBİTAK tarafından proje desteğinin reddedilmesidir. Prof. Dr. Ali Nesin’in Matematik Köyü projesinin reddedilmesi ise başlı başına bir rezalet… Kısaca TÜBİTAK, yaptığı seçimlerde ciddi sıkıntılar yaşıyor ve seçim mekanizması oldukça tartışmalı bir biçimde işliyor. Elbette kimi zaman çok değerli desteklerde bulunmaktalar, bu gerçek yadsınamaz. Ancak TÜBİTAK’ın bu projelerin elinden tutan kurum olması gerekiyor. Genel tablo ise, TÜBİTAK’ın işlere kenarından iliştiği yönünde…


TÜBİTAK’a Bir Alternatif Olarak TÜBA

TÜBİTAK’ın içeriğiyle bir kıyaslama yapılması açısından, Türkiye Bilimler Akademisi olarak bilinen TÜBA’nın kuruluşuyla ilgili olarak yayınlanan, 13 Ağustos 1993 tarihli 497 numaralı “Türkiye Bilimler Akademisinin Kurulması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname” ele alınabilir. TÜBA’nın mevzuatının daha ilk maddelerinden itibaren vurgu temel olarak bilim alanındadır. “Biz Kimiz?” niteliğinde olan Madde 1, aynen şöyledir:

“Türkiye'de tüm bilim alanlarındaki araştırmaları, bilimci kişiliğini ve araştırıcılığı özendirmek ve bu alanlarda emeği geçenleri onurlandırmak; gençleri bilim ve araştırma alanına yöneltmek; Türkiye'deki bilimcilerin ve araştırıcıların toplumsal statülerinin yükseltilmesi ve korunmasına çalışmak; bilim ve araştırma standartlarının uluslararası düzeye çıkarılmasına yardım etmek amacıyla, Bilim Sanayi ve Teknoloji Bakanına bağlı tüzel kişiliğe, bilimsel, idari ve mali özerkliğe sahip Türkiye Bilimler Akademisi (kısa adı TÜBA) kurulmuştur.”

Görevleri de, benzer şekilde, sürekli olarak temel bilimlerdeki araştırmaların desteklenmesi, gençlerin bilimsel araştırmalara yönlendirilmesi, bilim insanlarının yetiştirilmesi için insanların teşvik edilebilmesi, Türkiye’deki bilimin uluslararası platformda bir söz sahibi olabilmesi için araştırmaların desteklenmesi ve ödüllendirilmesi, vb. olarak belirlenmiştir. Kısaca TÜBA, esasında gerçekten bilimi, bilim için, bilimsel düşünce için, özgür düşünce için destekleyen bir ülkenin asıl bilim kurumu konumundadır. TÜBİTAK ile TÜBA yan yana koyulacak olursa, ülkemizin bilimini savunabilecek yetkinlikteki tek kurum, açık ara farkla TÜBA olmaktadır. İşte bundan rahatsız olunmuş olacak ki, 22 Ağustos 2011 yılında TÜBA’nın mevzuatının 5. maddesinde yapılan değişiklik ile TÜBA’nın 300 üyesinin 3’te 1’i hükümet, 3’te 1’i Yüksek Öğretim Kurulu (YÖK), 3’te 1’i ise Asli üyeleri tarafından seçilecek hale getirilmiştir. Kısaca, TÜBA’nın üyelerinin %67’si hükümet tarafından, sadece %33’ü kendileri tarafından seçilecek hale getirilmiştir. Bir diğer deyişle, TÜBA, tüm bilimsel, tarafsız, özgür kimliğiyle beraber bitirilmiştir. 



TÜBİTAK ve Evrim

TÜBİTAK’ta da durum farksızdır. Ancak belki daha fazla insana hitap etmesi, halk tarafından daha çok bilinmesi, daha fazla göz önünde olması sebebiyle TÜBİTAK’ın ele geçirilmesi çok daha yavaş, çok daha sessiz olmuştur. Sadece aralıklarla, bariz olarak veren patlaklar halkın dikkatini çekmiştir. Bunlardan en meşhuru, Evrim Kuramı’nın kurucusu olarak bilinen Charles Robert Darwin’in 200. doğum günü şerefine UNESCO tarafından tüm dünyada “Darwin Yılı” olarak ilan edilen 2009 senesinde TÜBİTAK’ın Mart ayında yayınlayacağı “Darwin özel sayısını” basmaktan son anda vazgeçerek, kapak konusunu “Küresel İklim Değişikliği” olarak belirlemesidir. Sadece kapak değiştirilmekle kalmamış, içerikteki 16 sayfalık kısım da tamamen dergiden silinerek yayınlanmıştır. Bunun hemen ardından, Darwin kapağını hazırlayan yazı işleri müdürü ve yayın yönetmeni konumundaki Çiğdem Atakuman’ın görevine son verilmiştir. Her ne kadar TÜBİTAK bunun bir sansür olmadığını, Atakuman’ın görevine “yetkisini aşması ve kurum içi süreçleri aksatması” sebebiyle son verdiğini iddia etse de, aklı başında hiç kimse tarafından bu açıklama değerli bulunmamıştır. TÜBİTAK, eğer gerçekten iç sorunlarından ötürü böyle bir karar aldıysa bile, aylarca hatasını düzeltecek hiçbir adım atmamıştır. Sonunda, Türkiye’nin dört bir yanından, ardı arkası kesilmeyen protestolara, gösterilere ve baskılara dayanamayarak 2009 Haziran sayısında kapak konusunu Evrim Teorisi yapmış, konuya yer vermiştir. Bir nevi “zorla” gerçeklerden bahsetmek durumunda kalmıştır. 

12 Mart 2009 tarihli Bizim Gazete. (Kaynak: EMO)

Esasında TÜBİTAK, Türkiye standartlarına göre yine de bilim konusunda, en azından yaptığı dergi bazındaki yayınlarla katkı sağlayan bir kurumdur. Ancak bunu, yönetimindekilerin bilim sevdasından ötürü değil, hem yurtdışında evrimin tartışılmaz bir gerçek olarak kabul görmesinden, hem de yurtiçindeki akademisyenlerimizin ve öğrencilerimizin bilimi savunmak için elinden geleni ardına koymaması sebebiyle yapmaktadır. Zira TÜBİTAK gibi ülkemizin bilimini temsil eden bir kurumun başında bulundurulan Prof. Dr. Yücel Altunbaşak’a, 15 Ocak 2012 tarihinde gazetecilerle bir araya geldiğinde “evrim teorisi hakkındaki düşünceleri” sorulduğunda verdiği cevap akıl almazdır. Bu kadar önemli bir kurumun başında bulunan Prof. Altunbaşak’ın bu kadar içi boş, bu kadar politik, bu kadar çekingen, bu kadar şaşırtıcı bir cevap vermesi, bilim camiası açısından kabul edilemezdir. “Evrim Teorisi hakkında ne düşünüyorsunuz?” sorusuna verdiği cevap, aynen şöyledir:

“Türkiye’nin birliğe ihtiyacı var. Uçak füze diyoruz. Bunlara odaklandık. Evrim teorisine inanan var inanmayan var. Birliğe daha çok ihtiyacımız var.”

Ne alaka? Gerçekten, sorulması gereken soru bu. Bu şahıs gerçekten bilim insanları ile karşı karşıya getirilerek bilgilendirilmeli, eğitilmelidir:

İlk olarak, bilim demokrasiyle yürümez, bu anlaşılmalıdır. Dünya’nın %99’u, hatta %100’ü de evrimin bir doğa gerçeği olmadığını iddia etse de, gerçek bir tanedir. Evrim, bir doğa gerçeği olacaktır. Benzer şekilde, hepimiz evrimin var olduğunu iddia etsek de, eğer gerçekte yoksa yoktur. Bilim, oy çoğunluğuyla veya oy birliği ile çalışmaz. Bilim, gerçekleri ortaya çıkarma işidir. Dolayısıyla evrim gibi bir konudan yola çıkarak Türkiye’nin birliğe ihtiyacı olduğunu söylemek, yalnızca laf ebeliği (demagoji) olarak değerlendirilebilir.

İkinci olarak, TÜBİTAK başkanı yazımın başından beri ele aldığım konuyu, net bir şekilde, üç kelimeyle desteklemektedir: “Uçak füze diyoruz.” İşte, TÜBİTAK’ın bilimden anladığı bundan ibarettir. Bir uçak, iki füze… Halbuki tüm teknolojiyi olduran unsur olan temel bilimler, ülkemizde on yıllardır göz ardı edilmekte, küçümsenmekte, ülkemiz sınırlarından uzak tutulmasına uğraşılmaktadır. Böylesine karanlık günlerde, TÜBİTAK başkanı bunların yeniden okullarımızda okutulmasına, halkımız tarafından anlaşılmasına uğraşacağına, füzeye, rokete, uçağa odaklanmış, diğer her gerçeğe kulaklarını tıkamıştır. Yani üstleri her ne derse, onu yapmaktadır. Bilim bu değildir. Bilim, toptan, tüfekten, uçaktan, arabadan çok fazlasıdır. Bunu anlayamayacak kadar dar ve sığ zihniyeti olanların böylesine önemli kurumların başına getirilmesi, bir insanlık ayıbıdır, bir bilim ayıbıdır.

Son olarak… “Evrim teorisine inanan var inanmayan var.” Bu ne demektir? Bunu söylemek, TÜBİTAK başkanının görevi midir? Bunu söylemek, bir bilim kurumunun başında bulunulmasına rağmen eldeki 150 yıldır sürdürülüp araştırılan, yüz binlerce makaleyi göz ardı etmek, on binlerce bilim insanının emeğini hiçe saymak, bilimsel gerçekleri yalan söylemekle itham etmektir. TÜBİTAK başkanına bu yakışır mı? Kararını size bırakıyorum. Evrim Teorisi’ne elbette inananlar da, inanmayanlar da olacak. Doğrusunu söylemem gerekirse, haklı olanlar bu teoriye “inanmayanlar”. Evet, şaşırmayın. Çünkü bir teoriye “inanamazsınız”. Teori, olgunlaşmış sayısız gözleme ve deneye dayanan, farklı doğa gerçeklerinden gücünü alan ve sayısız test edilmiş, yanlışlanamamış, güç kazanmış hipotezi bünyesinde barındıran bilimsel açıklamalar bütünüdür. Bilimsel bilginin tepesinde teoriler bulunur ve güçlerini doğa yasalarından (halk arasında “kanun” olarak bilinen bilgi türünden) alırlar. Bir teoriye inanç besleyemezsiniz. Ya bilir ve kabul edersiniz; ya anlamamışsınızdır, ondan “inanmadığınızı” söylersiniz. Bilimde inanç yoktur. Bilimde, adı üzerinde, “bilmek” vardır. Daha bunun ayırdında olmayan birine Türkiye’nin bilimini emanet etmek, zaten baştan şüpheli bir durumdur.


TÜBİTAK’ta “Basımında Sorun Yaşanan” Kitaplar ve İçerikleri

Her neyse, sarf edilen sözlerden utanmak, söz sahibinin bilinç düzeyiyle ilgilidir. Ben burada gerçeklerini anlatayım, sonrası zaten kişilere kalıyor. TÜBİTAK’ın bu olaylar sırasında internet sitesi üzerinden yaptığı savunmasında geçen bir cümleyle asıl konuma geçiş yapmak istiyorum. Sitede şu söylenmiş:

“Kurumumuzun Darwin ve Evrim Kuramı’na yaklaşımı bütün bilimsel olgulara ve teorilere yaklaşımından farklı değildir. Evrimsel biyolojide modern sentezin öncülerinden biri olan Ernst Mayr’ın ‘Biyoloji Budur’ isimli kitabı, Kasım 2008 tarihinde kurumumuz tarafından yayımlanmıştır.”

Açıklamanın son cümlesi, adeta bir “günah çıkarma” amacı taşıyor. “Tamam, hata yaptık ama bakın, bu kitabı basmıştık.” der gibi adeta. Şansa bakın ki geçtiğimiz Ocak ayının ortalarında yeniden patlak veren bir diğer “TÜBİTAK sansürü” haber dalgası, Mayr’ın bu müthiş kitabını da yuttu. Şimdi bu konuya gelelim.

2013 Ocak ayının ikinci haftasından itibaren gündem, gazetelerin TÜBİTAK’ın “Popüler Bilim Yayınları’ndan” kaldırma kararı aldığı birçok kitapla ilgili yaptığı haberlerle dalgalandı. Şansa bakın ki basımı durdurulacak olan kitapların çoğu evrim ile ilgiliydi (örneğin Mayr’ın kitabı bunlar arasındaydı). 

TÜBİTAK’tan konuya yanıt gecikmedi. Her ne kadar basında TÜBİTAK’ın yaptığı “sansür” olarak belirtildiyse de, TÜBİTAK yetkililerinin yaptığı açıklamaya göre ortada herhangi bir sansür bulunmuyor. İnternet sitesinden de yapılan açıklamada, evrim kitaplarına veya diğer konulardaki popüler bilim kitaplarına sansür uygulanmadığı, sadece yayın/telif haklarında sıkıntı olan kitaplar olduğu, bu yüzden basılarının basımında sorunlar yaşanabildiği belirtiliyor. Bunun haricindeyse, baskısı tükenen bazı evrim kitaplarının da yeniden baskıya verildiği söyleniyor. Yani TÜBİTAK, “her zaman olduğu gibi”, bilimin yılmaz “savunucusu” olarak hiçbir sorun olmadığını, her şeyin halledileceğini söylüyor. Ne diyeyim, umarım dedikleri gibidir.

TÜBİTAK'ın basımını yapmadığı kitaplardan bazıları... (Kaynak: Garajımdaki Ejder)


TÜBİTAK’a 3-4 ayrı e-posta atmış olmama rağmen, 1 haftadır herhangi bir yanıt alamadım. Tek istediğim, olayın aslını öğrenmek ve eğer ki sıkıntıda olan kitaplar varsa, bunların tam listesini almaktı. Çünkü bu sayede kütüphanemde eksik varsa, bunları tamamlamak istiyordum. TÜBİTAK yanıt vermediğine göre, yapılan açıklamaların gerçekliğini sadece bekleyerek öğreneceğiz. Eğer ki önümüzdeki haftalarda söz konusu kitapların basımı yapılıp raflarda yerlerini almazsa, TÜBİTAK’ın yaptığı açıklamanın yalan olduğu anlaşılacak ve bilime gerçekten de sansür uyguladıkları belli olacaktır. Eğer ki kitapları iddia ettikleri gibi basarlarsa, görevlerini yerine getirmiş olacaklardır. Ancak yine de ortada birçok sıkıntı var. Örneğin TÜBİTAK, 1993 senesinden bu yana 455 adet popüler bilim kitabı basmıştır. Ancak günümüzde bu sayı yalnızca 290. Yani kitapların sayısı artacağına, ciddi bir azalma söz konusu. Hatta bunların doğrudan halka, özellikle de genç yaştaki insanlara yönelik olanlarının sayısı sadece 43. 

TÜBİTAK Bilim Yayınları Genel Yayın Yönetmeni Dr. Zeynep Ünalan’ın söylediğine göre bu kitapların basılmama sebebi, sözleşme sorunları, telif hakları değil; kitapların artık “miadını doldurmuş” olması. Yani artık kitaplar “eski” olduğundan bu basımlar durdurulmuş. Bir kere böyle bir sebeple kitapların basımını durdurmak kabul edilemez bir durumdur. Bir kitabın miadını doldurduğuna kim karar vermektedir? Hele ki bu son bahsi geçen kitapların “miadını doldurduğunu” düşünmek, kabul edilemez bir iddia olacaktır. Zira bilimi anlamanın en kolay yolu, onun tarihsel gelişimini incelemek, farklı bilim insanlarının aynı konuya yönelik eserlerini okumak, farklı görüşleri değerlendirmektir. Ancak bu sayede bir insan bilimsel düşünceye ulaşabilir. Ancak tepeden inme bir kararla, kitapların “miadını doldurduğunu” söylemek, akıl dışı olacaktır. Çünkü eğer öyleyse, piyasadaki tüm yaratılış içerikli kitapların yayını durdurulmalıdır. Zira bu düşüncelerin ve temel aldıkları sözde-bilimsel görüşlerin miadı, Orta Çağ’ın sona ermesiyle birlikte dolmuştur. Ancak kimse bununla uğraşmamaktadır, zira nasıl ki astrologlar, “kuantum sıçramacılar”, içimizdeki gücü savunan paragözler, vb. şahısların bilim dışı argümanları bilimi ilgilendirmiyorsa, bu içi boş kitapların da bilim üzerinde en ufak bir etkisi olmamaktadır. Ayrıca, ilgisi olanların bilgiye erişme hakkı engellenemez, hem de hiçbir alanda. Sonuçta bu kitaplar vardır, bu şekilde düşünen insanlar da vardır ve her ne kadar fikirleri bilimsel olarak tamamen hatalı olsa da, üçüncü bir şahsın bu kitaplara engel olması modern bir ülke olma iddiasına sahip coğrafyalarda kabul edilemez olmalıdır. Öte yandan, bilimsel gerçekleri ilan eden içeriğin yayınlanmasının herhangi bir şekilde sağlanması, hatta önerilmesi bile hem bilimsel, hem insanlık açısından kesinlikle kabul edilebilir değildir ve tam tersine, hukuki bir suç kapsamında ele alınması gerekir. Dolayısıyla TÜBİTAK’ın da söz konusu kitapları basması zorunlu olmalıdır veya TÜBİTAK’ın gerçekleri söylemek konusunda endişeleri ve korkuları varsa da, bu kitapların basım hakları başka basımevlerine derhal devredilmelidir.

Şimdi, bu kitaplara bir göz atalım. Gazetelere göre (ki bu sanal ortamda, kitapevlerinden ve TÜBİTAK’ın sitesinden de kontrol edilebilir), basımı durdurulan (en azından tartışmalı/sıkıntılı olan) kitapların en önemlileri şunlardır:


Kör Saatçi (Richard Dawkins)

Tam adı “Kör Saatçi: Neden Evrimin Kanıtları Tasarlanmamış Evreni Ortaya Çıkarıyor” olan bu kitap, Dünyaca ünlü evrimsel biyolog (ve yaygın olarak ateist kimliğiyle bilinen) Prof. Dr. Richard Dawkins’in ses getirmiş kitaplarından biridir. Kitap, özellikle Müslüman ve Hıristiyan yaratılışçılarının iddialarını dayandırdıkları, apolog filozof William Paley’in evrenin tasarlandığına dair analojik (benzeşimsel) argümanı “saatçi” benzetmesi üzerinden giderek aslında evrenin tasarlanmadığını, tamamen doğal süreçlerle oluşabileceğini anlatmaktadır. Kitabın çok kritik bir önemi bulunmaktadır: günümüzde yaygın olarak popüler kültürde karşımıza çıkarılan “bir köy muhtarsız, bir iğne ustasız olmaz” mantığına veya “evren ne kadar da güzel, kesin tasarlanmış olmalı” zihniyetine bilimsel karşılık vermekte, etrafımızda gördüğümüz her şeyin nasıl doğal yollarla var olabileceğine dair bilgiler sunmaktadır. En önemlisi ise, canlılık gibi karmaşık bir mekanizmanın dahi nasıl basit adımlarla, giderek karmaşıklaşan bir şekilde var olabileceğini göstermektedir. Saatçi analojisi (benzeşimi), sokakta yürürken yerde bir saat görecek olsak, bu kadar karmaşık bir dişli sistemiyle bu saatin kendiliğinden doğada var olmadığını, bir yaratıcısı, yani bir saatçisi olması gerektiğini düşüneceğimiz argümanı üzerine kurulmaktadır. Dolayısıyla etrafımızdaki her karmaşık mekanizmanın da bir yaratıcısı olmalıdır şeklinde bir mantık hatası, bu benzeşimi takip etmektedir. Halbuki evrimsel biyoloji ve fizik temelli bilimler, doğadaki en karmaşık unsurların dahi doğal süreçlerle var olabileceğini sayısız farklı şekilde ispatlamıştır. Dawkins, kitabında özellikle canlılığın nasıl doğal yollarla, özellikle de evrimin doğal seçilim mekanizmasıyla oluşabileceğini açıklamaktadır. Kitabının önemini Dawkins şu cümlelerle vurgulamaktadır:

“[Bu kitapta] okuru, Darwinci dünya görüşünün gerçekten de doğru olduğuna ikna etmekle kalmayacak, aynı zamanda okurun var oluşumuzun gizemini çözebilecek eldeki tek bilinen teoriyi anlamasını sağlamaya çalışacağım.”


Gen Bencildir (Richard Dawkins)

Yine Dawkins’in dünyaca ünlü eserlerinden biri olan Gen Bencildir, 1976 senesinde yayınlanmış bir evrim kitabıdır. Dawkins, bu kitabında evrimin varlığını tartışmak yerine, evrimin nasıl bir temelde oluştuğunu tartışmakta ve görüşlerini George William’ın Türkçeye henüz çevrilmemiş olan kitabı Adaptasyton ve Doğal Seçilim isimli kitabına dayandırmaktadır. Kitapta, evrimin gen-merkezli görüşü savunulmakta, organizmanın bir bütün olarak değil, aslen genlerin evrimin ana odağı olduğu ileri sürülmektedir. Günümüzde halen tartışılmakta olan bu konu, Dawkins’in başarılı anlatımı ile okuyucuya aktarılmaktadır. Dawkins bu kitapta genlerin, organizmaları kontrol eden unsurlar olduğunu ileri sürmekte, organizmaların sadece genlerin varlığını sürdürmek için inşa edilen aracılar olduğunu düşünmektedir. Dolayısıyla evrimin anlaşılmasının tek yolunun, genlerin tüm sırlarının çözülmesinden geçtiğini iddia etmektedir. Bu açıklama tipi sayesinde birçok fedekar (özgeci) davranışı açıklayabilmekte, esasında “karşılıksız” olduğunu sandığımız, dolayısıyla evrimsel biyoloji açısından türe zarar verebilecek birçok duygu ve davranışın esasında “karşılıklı” olduğunu göstermektedir. Bu görüş birçok diğer bilim insanınca eleştirilse de, kitap, evrime farklı bir bakış açısı sunması ve genlerin, hayatımızdaki ve tür olarak evrimimizdeki önemini anlamak için çok önemli bir kitaptır. 


Tüfek, Mikrop ve Çelik (Jared Diamond)

Genel Bilim Kurgu Olmayan Eser dalında 1998 Pulitzer Ödülü’ne ve prestijli Aventis En İyi Bilim Kitabı Ödülü’ne layık görülen Tüfek, Mikrop ve Çelik: İnsan Toplumlarının Kaderi isimli kitap, insanın toplumsal ve kültürel evrimine çok detaylı bir bakış sunduktan sonra neden Avrasya ve Kuzey Amerika toplumlarının diğer toplumlar üzerinde egemenlik kurduğuna dair açıklamalarda bulunuyor. Kültürel farklılıkların insan toplumlarını nasıl etkilediğini anlatmak için, insan kültürel evriminin detaylı bir analizini sunuyor. Özellikle insanın yerleşik yaşama geçmesinden sonraki kültürel evrimini ele alan kitap, özümüzü ve nereden geldiğimizi anlamak açısından çok kritik bir öneme sahip.


Darwin ve Beagle Serüveni (Alan Moorehead)

Günümüzde, gelmiş geçmiş en büyük bilim insanları arasında adı anılan Charles Darwin’e karşı ciddi bir karalama kampanyası yürütülmektedir. Şahsi inançları hakkında atıp tutanlar mı ararsınız, sosyal kimliğiyle ilgili yalanlar uyduranlar mı istersiniz. Hepsi bulunuyor. Halbuki Darwin’in ömrü boyunca yazdığı 20.000’in üzerindeki mektuptan ve kendi kaleminden çıkan kitaplardan görülebileceği üzere, evrim hakkındaki düşüncelerinin olgunlaşması çok uzun ve sancılı bir dönem almıştır. Bu süreçte 2 yıl sürmesi beklenen, ancak 5 yıl süren upuzun bir Beagle gezisine çıkmış, Dünya’yı dolaşmıştır. Her yerden sayısız örnek toplayan Darwin, 15 yılı aşkın bir süre düşüncelerini derlemiş, farklı kaynaklardan verilerle karşılaştırarak Türlerin Kökeni isimli kitabını yayınlamıştır. Moorehead’in harika bir dille ele aldığı ve Darwin’in Beagle gezisi boyunca yaşadıklarını, başından geçenleri, okuması kolay bir şekilde yazdığı Darwin ve Beagle Serüveni, insanların Darwin hakkında yazıp çizdiklerinin gerçeklerden ne kadar uzak olduğunu anlamamız açısından çok önemli bir eserdir. Çünkü Darwin’in adımlarını takip eden bir insanın, aynı süreçlerden geçerek bilimsel teorinin gücünü anlamaması imkansızdır. Bu yüzden Evrim Kuramı’nı anlamanın en önemli adımlarından biri, Darwin gibi önceden dindar ve yaratılışı savunan bir şahsın nasıl kademeli olarak gerçeklerle yüzleştiğini anlamaktır. Bu kitap, bunu sağlamak açısından önem arz etmektedir.


Darwin ve Sonrası (Stephen Jay Gould)

Dawkins’in savunduğu gen-merkezli, adaptasyoncu evrim teorisinin karşısında yer alan ekibin en önde gelen isimlerinden olan ve 2002 senesinde kaybettiğimiz Stephen Jay Gould, yazım gücü ve anlatım dili açısından Dawkins’in bile coşkuyla anlattığı bir yazar ve bilim insanıdır. Sıçramalı Evrim Kuramı’nın kurucularından olan Gould, çok önemli bir konu olarak Darwin’den sonra Evrim Kuramı’nın geçirdiği değişimleri ele almaktadır. Çok başarılı bir paleontolog olan Gould kitabında kendisine ait 33 adet makaleyi derleyip bu kitabında yayınlamıştır. Bu makaleler, Darwin’in temelini attığı Evrim Kuramı’nın, Darwin’den sonraki dönemde ne kadar güçlendiğini ve ne kadar fazla alana yayıldığını (ve potansiyel olarak yayılabileceğini) anlamak açısından çok büyük önem taşımaktadır. Günümüzde, halen 150 yıl öncesinin argümanlarıyla yaşayan bilim karşıtlarının teorinin hala Darwin’in geliştirdiği şekliyle kaldığına dayanan boş argümanlarına en güzel cevap Gould’un bu kitabı olmaktadır.


Modern İnsanın Kökeni (Roger Lewin)

Kariyeri boyunca birçok ödüle layık görülmüş, New Scientist dergisinde görev alan Roger Lewin bu kitabında bizlerin, yani modern insanın kökenlerine bilimsel bir bakış açısı sunmaktadır. Piyasada insanın evrimine dair birçok kitap bulunsa da, Lewin’in kitabı en detaylı analizlerden birini yapıyor olmasıyla ön plana çıkmaktadır. Özellikle Neandertaller’in bizlerle olan ilişkisinden yola çıkan Lewin, eldeki birçok veriyi, çok farklı açılardan değerlendirerek insanın nasıl evrimleştiğini ve kendisinden önceki insan türleriyle ilişkisini ortaya koymaktadır. Sadece bu tip biyolojik bir evrimle ilgilenmekle kalmayıp, aynı zamanda kültürel evrimimizin temellerini de bu yakın akrabalarımız ve atalarımızla ilişkilendirmektedir. Son olarak Lewin kitabı içerisinde tüm insanların dayandığı iddia edilen “Mitokondriyal Havva” ve “Y Kromozomlu Adem” gibi teorileri de değerlendirmekte, sadece birkaç bilimsel sahtekarlıktan yola çıkarak, Piltdown Adamı sahtekarlığı gibi ayıpların bilim camiası için ne açılardan değerli, ne açılardan değersiz olduğunu da anlatmaktadır. Okurlarına oldukça kapsamlı bir paleoantropoloji bilgisi katan Lewin’in kitabı, kolay dili sebebiyle de tavsiye edilmektedir.


Hayatın Kökleri (Mahlon B. Hoagland)

Evrim Kuramı ile ilgili yanlış bilinenlerden biri de, evrimin canlılığın başlangıcıyla ilgili doğrudan bir iddiası olmasıdır. Böyle bir durum söz konusu değildir. Darwin’den bu yana evrimsel biyoloji sadece canlılığın çeşitlenmesi ile ilgilenmiştir. Canlılığın nasıl başladığıyla ilgili açıklamalarda bulunmaz. İster bir “Tanrı” yaratmış olsun, isterse de doğal yollarla başlamış olsun, canlılığın nasıl başladığını değil, nasıl türleştiğini ve çeşitlendiğini izah eder. Ancak tabii ki bilimsel araştırmalar, evrimsel biyolojinin de bulgularıyla uyumlu olarak, canlılığın tamamen doğal süreçlerle, biyokimya ile basitçe açıklanabilir yollarla cansızlıktan evrimleştiğini, hatta bu süreç içerisinde evrimsel biyolojinin canlılığın çeşitliliğini açıklamak için kullandığı mekanizmaların benzerlerinin moleküler düzeyde de etkili olduğunu ortaya çıkarmıştır. Dolayısıyla, her ne kadar evrimsel biyoloji, canlılığın kökeni ile ilgili doğrudan bir açıklama yapmasa da, biyokimya biliminin bir alt dalı olarak çalışılan Abiyogenez Kuramı dahilinde canlılığın cansızlıktan nasıl kendiliğinden oluştuğu, evrimsel yasalara dayanarak açıklanmaktadır. İşte transfer RNA (tRNA) olarak bilinen kimyasalın da kaşifi, biyokimyager Hoagland’ın bu temel biyokimyasal olayları herkesin anlayabileceği bir dille anlattığı kısa kitabı da, akıllardaki bu soru işaretlerinin giderilmesi için çok ama çok önemlidir.


İkili Sarmal (James D. Watson)

Sanıyorum artık Watson’ı bilmeyen yoktur: DNA’nın ikili sarmal şeklinin kaşiflerinden biri (DNA’nın kaşiflerinden değildir; DNA, 1869 yılında İsviçreli fizyolojik biyokimyager Friedrich Mieschner tarafından keşfedilmiştir). 1953 senesinde Nature dergisinin 171. sayısında yayınlanan makalelerinde, ilk defa DNA’nın neye benzediğini net olarak ortaya koyabilen insanlar arasında bulunmaktadır. Kitabında, bu uzun soluklu maceranın kendi açısından nasıl geliştiğini gün gün anlatmakta ve tüm detaylarına yer vermektedir. Bu kitabın birçok açıdan önemi bulunmaktadır: İlk olarak, açıklamaları sebebiyle oldukça eleştiri alan James Watson’ın bilimsel araştırmanın yapıldığı süre zarfından başından geçenleri anlama ve kendi ağzından çevresindeki insanlarla ilgili fikirlerini öğrenme fırsatını vermektedir. İkinci olarak, genç araştırmacı adaylarına, bir bilimsel zaferin elde edilmesi için gerekirse farklı ülkelere gidip, uzun uzadıya araştırmalar yapıp, şansını deneyip, başarısız olup, yılmadan, usanmadan çalışmanın gerekliliğini göstermek açısından önemli bir kitap. Watson, kitap içerisinde dürüst bir şekilde bilmediklerini ve anlamadıklarını ortaya koyuyor, araştırmalara kendi katkısını izah ediyor, nasıl defalarca farklı üniversite, ülke ve şehirlere gittiğini, buralarda sırf kafasına koyduğunu gerçekleştirebilmek adına eskisine göre zor şartlarda yaşadığını okuyucusuna aktarıyor. Son olaraksa, bilimsel bir zaferin bilim camiasında nasıl karşılandığını ve sonunda da 1962 Nobel Fizyoloji Ödülü’ne layık görülmelerinde etki eden bilimsel unsurları anlatıyor. Bu açılardan kitap genç-yaşlı tüm okuyucular için çok büyük önem arz ediyor.


Üçlü Sarmal (Richard Lewontin)

Stephen Jay Gould ile beraber Richard Lewontin de, gen-merkezci evrim yorumuna karşı gelen, organizmanın çevresel özelliklerinin de en az genler kadar evrimsel sürece katkı sağladığını ileri süren genetik bilimcilerden ve evrimsel biyologlardandır. Kitabında Lewontin mesleğinin ve yaptığı araştırmaların insanlarla olan ilişkilerini nasıl etkilediğini ele almaktadır. Bunu anlatırken de bir yandan evrim ve biyoloji ile ilgili bazı temel yanlış anlaşılmalara cevaplar vermekte ve “çağın en parlak bilim insanlarından biri” olarak okurlarına evrimsel biyoloji ile ilgili bilgiler sunmaktadır. Kitapta Lewontin canlıların evriminin asla sadece genlere bağlı kalınarak açıklanamayacağını, organizma-gen-çevre üçlüsünün mutlaka, her koşulda, kendi içinde ele alınması gerektiğini savunmaktadır. Her canlının genleri ve çevrenin etkileşimiyle ortaya çıkan ayrı yapılar olduğunu göstermekte ve canlının özelliklerini sadece genlere yıkmanın doğru olmayacağını açıklamaktadır. Dolayısıyla bir türün bir bireyinin özelliklerinin sadece genetik ve evrimsel geçmişiyle değil, aynı zamanda gelişimsel ve çevresel etkileşimleriyle de açıklanması gerektiğini izah etmektedir. Bu açılardan bakıldığında, bilimin farklı bir bakış açısını göstermesi sebebiyle Dawkins’in kitaplarına ciddi bir alternatif olmakta ve bilimin farklı bilimsel görüşlere kucak açtığı gerçeğini bize göstermektedir. Bu sebeple kitabın okunması çok faydalı olacaktır.


Biyoloji Budur (Ernst Mayr)

Gelelim TÜBİTAK’ın “Bakın ama bunu da basıyoruz.” diyerek arkasına sığındığı, gelmiş geçmiş en büyük evrimsel biyologlardan biri olan Ernst Mayr’ın meşhur kitabı Biyoloji Budur: Yaşayan Dünyanın Bilimi isimli kitabına. Kitapta Mayr biyolojinin bir bilim dalı olarak uzun yıllar neden “bilimin üvey çocuğu” olarak anıldığını ve parlak insanların biyolojiden neden uzak durmaya çalıştıklarını anlatmakta, buna karşılık biyolojinin yaşamı ve doğal dünyayı açıklama konusunda ne kadar önemli olduğunu kıvrak bir zeka ve net bir dille anlatmaktadır. Mayr, kitabı sayesinde okurlarına biyolojiyi sevdirmeyi hedeflemekte ve bunun da ötesine geçerek yaşamımızdaki birçok önemli terim ve olgunun biyoloji sayesinde açığa çıkarıldığı gerçeğini okuyucusuna göstermeye çalışmaktadır. Mayr, belki de başka hiçbir bilim insanının bu kadar kıvrak bir zekayla ortaya koyamayacağı bir biyoloji-merkezli bilim görüşü ileri sürmekte ve bunu çok net dayanaklarla savunmaktadır. Mayr, bu görüşün harcı olarak ise evrimsel biyolojiyi görmekte, evrimsel biyolojinin tıptan mühendisliğe, mimarlıktan ekonomiye, fizikten kimyaya kadar ulaşan dallarının tüm bilimleri kapsayan (holistik) bir özellikte olduğunu vurgulamaktadır. Mayr kitabında fiziksel bilimlerin sadece canlılığa has bazı özellikleri açıklamakta her zaman yetersiz kalacağını ileri sürmekte, bu sebeple bu bilimlerin merkeze alınmasının hatasını göstermeye çalışmaktadır. Mayr, aynı zamanda kitabında Aristo’ya kadar giden “yaşam tarihinin araştırılması” konusunu detaylıca ele almakta, bu süreçte bilimin nasıl işlediğine dair çok değerli verileri okurlarına yalın bir dille sunmaktadır. İşte bu sebeplerle Mayr’ın eseri, mutlaka herkesin okuması gereken bir başyapıttır.


Göl İnsanları (Richard Leakey)

Özellikle son dönemde ülkemizde popüler olan “bilim karşıtı sahte evrim sergileri” Leakey’nin çarpıtılmaya açık sözlerini bolca kullanmaktadır, eğer herhangi birine uğradıysanız belki dikkatinizi çekmiştir, bu bilim düşmanları, sıklıkla Leakey’nin sözlerine yer vermektedir. Halbuki Richard Leakey, tüm sülalesiyle birlikte kendisini insan evrimine adamış, çok ciddi araştırmalarda bulunmuş ve insanın evrimsel değişimi içerisindeki birçok türü aydınlatmış bir ailenin yaşayan çocuklarından birisidir. Kendisi, en eski Homo sapiens fosilini bulan, Paranthropus boisei kafatasını keşfeden, Homo rudolfensis türüne ait bir kafatasını ortaya çıkaran, Homo erectus fosillerini keşfeden ve belki de en önemlisi, Homo ergaster olarak bilinen türün fosillerine ulaşan ekibin başında bulunmaktadır. Aynı zamanda insan evrimini araştırma konusunda çok kapsamlı çalışmalar yürüten Leakey Vakfı’na bağlı olan Kenya Ulusal Müzesi’nin yöneticisi ve Kenya Vahşi Yaşam Servisi’nin liderdir. Kimi zaman çarpıtılmaya açık ve saf bir şekilde evrimle ilgili görüşlerini ileri sürdüğünden, bilim düşmanları tarafından oldukça sevilen bir evrimsel biyologdur. Elbette Leakey, bu çarpıtmalar bir yana, en önde gelen evrimsel biyologlar arasındadır ve kitabı da, insanın evrimine ışık tutuyor olması açısından çok önemlidir. Çünkü bu kadar insan evriminin derinliklerine inebilmiş bir arkeoloğun elinden çıkan her eser önem taşımaktadır. Özellikle kökenlerimizi unuttuğumuz bu zamanlarda Leakey’nin yaptığı çalışmaları ve insan evriminin incelenmesinin, evrimsel biyoloji açısından önemini ele alan kitabı, Türkiye için çok daha büyük önem taşımaktadır. Ayrıca kitabın ikinci yazarı da, yukarıda kendisinden bahsettiğim Roger Lewin’dir.

Evet, şimdilik elimizde olan liste bu… Belki TÜBİTAK e-postama yanıt verseydi, çok daha detaylı bir listeye ulaşabilirdik. Ancak sadece şu kitapların kısacık tanıtımlarına bile bakılarak, insanımızın evrimsel biyoloji hakkında öğrenebileceklerini anlamak ve bu kitapların sürekli ve ısrarla basımının sürdürülmesinin önemini anlamak mümkündür.

Burada önemli olan şudur: Kitaplara yüzeysel olarak baktığımızda, yayınlanmalarının önemi ilk etapta anlaşılmayabilir. Ancak yukarıda yaptığım gibi yayınlanmalarının önemi, konuları bazında ön plana çıkarılacak olursa, çok kritik bir tablo ortaya çıkar: Bu kitaplar, halkımızın en sık hata yaptığı, en kolay yanlış yola saptığı alanlara ışık tutan kitaplardır. Canlılığın başlangıcı, evrimin mekanizmaları, evrimdeki rastlantısallık faktörünü, insanın kökenleri, genlerin evrimsel süreçteki etkisi, fosil kayıtlarının evrimi nasıl desteklediği ve daha nicesi… İnsanımız, genelde hazıra konmaya alışık olduğundan tüm bilgileri tek bir kitapta bulmak isterler. Ancak bilim böyle çalışmaz. O kadar engin bir alandır ki, sağlıklı bir analiz yapabilmek ve konuyu tam anlayabilmek için yazılı metinlerde mutlaka belirli konular üzerine yoğunlaşmak gerekir. İşte bu kitapların yaptığı da budur. Her biri, alanındaki çok ciddi tartışmalara yanıtlar veren, çok güçlü ve net kitaplardır. Bu yüzden basılmaları, sadece Türkiye için değil, tüm insanlık için faydalıdır.


Çözüm Önerileri ve Sonuç

Bu kadar eleştirdim, bazı çözümler sunmadan da bitirmeyeyim:

TÜBİTAK, en kısa zamanda hükümetlerden ve devletten bağımsız bir hale getirilmelidir. Zira bilim, hiçbir şekilde bilimin içinden gelmeyen veya bilimden, bilimsel düşünceden, özgür düşünceden anlamayan insanların emrinde tutulmamalıdır. Sonucunda neler olduğuna en güzel örnek, Türkiye’nin bilimi ve bilim anlayışıdır. Sadece TÜBİTAK değil, TÜBA, üniversiteler ve Antik Yunan’dan beri süregelen, bilimin beşiği konumundaki Akademi’ye dahil olabilecek her kurum özgürleştirilmelidir. 

Sonrasında TÜBİTAK, hızlı bir biçimde çeviri mücadelesine girmelidir. Zira ilk dönemlerinde yayınlanan 455 popüler bilim kitabı bile, günümüzde yurtdışında yayınlanan kitapların yanında bir hiçtir. Ülkemiz, modern bilimin verilerinden gücünü alarak yayınlanan birçok popüler bilim kitabından uzak kalmakta ve bu durum, Türkiye’nin bilimsel arenanın gerisinde kalmasına neden olmaktadır. Belki 1859’dan bu yana Türkiye aktif bir şekilde bilimin içerisinde olsaydı, günümüzde halkımız ile 1859’dan kalma tartışmaları sürdürmek ve onlara bu dönemden kalma çürümüş argümanları izah etmek zorunda kalmaz, çok daha kolaylıkla bilim üretebilir, üretilen bilimi çok daha kolay anlayabilirdik. Dolayısıyla TÜBİTAK’a bu konuda çok ciddi görevler düşmektedir.

Eğer ki TÜBİTAK bağımsız olamayacaksa ve iktidarı elinde bulunduranların şahsi inançlarını bilime inatla dahil edecekse, o zaman yayınlamaktan korktuğu bu yayınların haklarını derhal başka kaynaklara devretmeli ve basılmasının önünü açmalıdır. Zira kimse bilimi tekelinde tutamaz, buna TÜBİTAK da dahildir. Halkın hiçbir kesimi de, bilim öğrenmek için TÜBİTAK’ın gözünün içine bakmak zorunda değildir, derhal alternatifler yaratılmalı ve desteklenmelidir. 

Esasında TÜBİTAK iyi işler yürütme potansiyeli olan bir kurumdur ve düzeltildiği takdirde ülkemizin –en azından- teknoloji alanında bir yerlere gelmesinde rol oynayabilecek bir kurumdur. Ancak en kısa sürede TÜBİTAK’ın özgürleştirilmesi yolunda adımlar atılmalı ve bilimin halka ulaştırılmasının önünde her ne engel varsa (sansür de olabilir, telif hakkıyla ilgili sorunlar da, basımevlerinde çıkan sıkıntılar da, herhangi bir diğer engel de) tez elden kaldırılmalıdır. Çünkü bilime destek olmak, sadece belli tip projelere para verip, belli bir grup öğrenciye yurtdışı ve yurtiçi çalışmaları için burs bağlamak demek değildir. Bilime destek olmayı görev bilen kurumların çok daha kapsamlı, çok daha işlevsel, çok daha istekli amaçları ve çalışmaları olmak durumundadır. Bu sağlanacak olursa, TÜBİTAK eski şanına kavuşabilir diye düşünmekteyim. Sonuçta hiçbir zaman her şey kaybedilmiş değildir.

Bilimin önüne yüzyıllardır her zaman set çeken kişi, kurum ve kuruluşlar olmuştur. Dünya’nın Evren’in merkezinde olmadığı gerçeği söylendiğinde de, Dünya’nın yuvarlak olduğu gerçeği keşfedildiğinde de, uzaya gidebileceğimiz zamanlar geldiğinde de, genetik haritamızı çıkarmaya karar verdiğimiz zamanlarda da, kökenlerimizi aydınlatmaya çalıştığımızda da… Bu karşıtlıkların her zaman içi boş olmuş ve en nihayetinde gerçeklere boyun eğmiştir. Günümüzde de evrimsel biyolojiye, yani canlıların ve insanların kökenlerini aydınlatan bilim dalına ciddi bir muhalefet vardır. Gelecekte, bu bilim karşıtı kitle evrimsel biyolojiye boyun eğdiğinde, muhtemelen evrenin kökenlerini açıklayan bilim insanları ve bilim dalları (kuantum mekaniği, astrofizik, kozmoloji, vb.) bu bilim karşıtlarının hedef tahtasında olacaktır. Her zaman gerçeklerden korkanlar olacak ve nihayetinde, kaçınılmaz olarak gerçeklere boyun eğeceklerdir.

Yazan: ÇMB (Evrim Ağacı)

Yazarın Notu: Bu yazı ilk olarak Mart 2013'te Bilim ve Ütopya dergisinde yayınlanmıştır. Evrim Ağacı'na olduğu gibi aktarıldığı için, bazı konular kısmen de olsa güncelliğini yitirmiş olabilir. Örneğin TÜBİTAK eleştiriler üzerine geri adım atarak, o zamandan beridir bu yazıda sözü edilen kitapların birçoğunu tekrardan yayına almıştır.

Kaynaklar ve İleri Okuma:
6 Yorum