Kimyasal Silahlar: Geçmişe Ait Olması Gereken Ölüm Makinaları

Yazdır Kimyasal Silahlar: Geçmişe Ait Olması Gereken Ölüm Makinaları
Gaz! Gaz! Çocuklar, çabuk!— El yordamıyla aranmanın coşkusuyla, aptal miğferleri tam vaktinde takık;
Ancak birisi hala tökezleyip bağırmakta, bir kireç kuyusunda çırpınmakta veya bir yangının içinde…
Gördüm onu, Koyu yeşil ışık peşinden, buğulu bir camın içinden, boğulurken loş bir denizin dibinde.
Savaş Şiirleri (The War Poems), Wilfred Owens (1893 – 1918)



Havyan türlerinin kendileri için mümkün olduğunca geniş yaşam alanına sahip olma içgüdüsü, insan türü için kendini savaş olarak gösteriyor. Uygar bir insan için bunu söylemenin kolay bir yolu kesinlikle yok, ancak denemek için diyebiliriz ki; tarih boyunca, daha fazla ekilecek tarlaya veya daha fazla hayvana sahip olmak için ortaya çıkan savaşlar, daha çok kabile kavgaları şeklindeydi ve evrimsel açıdan baktığımızda belki de gerekliydi. Ancak uygar dünyada savaşların sadece “hayatta kalma ve neslini devam ettirmek için ortam sağlama” ile ilişkili olmadığını söylemek yanlış olmaz.

Günümüzde ve yazılı tarihte okuduğumuz savaşların neredeyse tümü, hayatta kalmanın yanı sıra büyük oranda kendi gibi olmayanı, düşünmeyeni, yaşamayanı yok etme, esir etme veya sömürme amaçlı yapılmıştır. Konumuz antropoloji veya sosyoloji değil. Ancak ilkel insanlardan bu yana geçen süreç içerisinde savaşı haklı gösteren enstrumanların niteliği ve değişimi, bu enstrumanları kullananların niyeti, hangi savaşın evrensel açıdan “meşru” olabileceği konusunda bir fikir verebilir. Türümüzün icat ettiği ilk aletlerin silahlar olması, bedenimizin tehlike anında hala “savaş ya da kaç” tepkileri vermesi, her canlı gibi bizim de savaşmaya meyilli, hatta ayarlı olduğumuzu gösteriyor. Bu bağlamda, sulak bir araziyi ele geçirmek için savaşan iki kabilenin savaşını bilimsel olarak irdelemek mümkünken, subjektif nedenlerden ve kollektif yanılsamalardan dolayı ortaya çıkan savaşları incelemeye bilimsel olarak nereden başlanacağı bizim, en azından şimdilik, konumuz değildir. 

Her ne olursa olsun, artık uygar insanlar için savaş “son çare” bile değil, akla bile gelmeyecek bir seçenek olmalıdır. Dünyamız büyük bir organizmadır. Carl Sagan’ın belirttiği gibi: “Kendiyle savaş halinde olan bir organizma, ölmeye mahkumdur.”

Bilim insanlarının ve mühendislerin asıl görevi insanlığı ileri götürmektir. İnsanlığı iki milimetre dahi ileri götürebilen bir bilim insanının mutluluğunun parasal bir karşılığı olduğunu sanmıyoruz. Ancak şurası da bir gerçek ki, atom bombasını geliştirenler ve kansere çare arayanlar aynı sıralardan mezun olmuştur.  Öyleyse öldücü silahları geliştirenler bilim insanı değiller midir? Kesinlikle buna doyurucu bir cevap verebileceğimizi sanmıyoruz.

Ama Fritz Haber’den bahsedebiliriz. Kimyasal silahların babası olarak bilinen Haber, kimya öğrencilerinin adını sıklıkla duyduğu, aşina olmaktan öte Born-Haber çevrimi ve Haber-Bosch prosesi buluşları üzerinde çalıştığı, 1918 Kimya Nobeli ödüllü saygın bir bilim insanıdır. Kimyasal silahların babası olarak tanınmak ve de saygın bir bilim insanı olarak hatırlanmak, biraz ikilemde bırakıcı olabilir. Yazımızın sonundaki örneğimizle bu ikilemin çözümünü size bırakıyor olacağız. 

Öyleyse, Haber’in kimyasal silahıyla konumuza başlayalım. 22 Nisan 1915’te, insanlık modern anlamda kimyasal silah kullanmaya başladı. Kimyasal silahlar, biyolojik ve nükleer silahlarla birlikte kitle imha silahları sınıfına giren, aynı anda yüzlerce, binlerce, hatta onbinlerce kişiyi hedef alan silahlardır. İlk kitle imha silahının kimyasal olması nedeniyle 22 Nisan 1915 tarihi, kitle imha silahlarının modern anlamda ilk kullanılışıdır da denilebilir. Tarih boyunca, zaman zaman kullanıldığı söylenen mancınık ile hastalıklı ceset atma, hastalıklı battaniye hediye etme gibi taktikler biyolojik savaş olarak kabul edilebilirse de, modern ve kontrollü silahlar değillerdir. Eğer böyle düşünürsek, kimyasal savaş kavramını ilk ateşe verilen köy ile başlatmamız gerekirdi. 

Birinci Dünya Savaşı, tarihçiler tarafından kimyagerlerin savaşı olarak anılır. Zira sadece kimyasal silahların ilk kez kullanıldığı savaş olarak değil; aynı zamanda patlamalı motorların ve ateşli silahların geliştirildiği ileri bir kimya ve mühendislik dönemi olarak da bilinir. Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda toplamda 3000’e yakın madde üzerinde kimyasal silah çalışmaları yürütülmüş; bunların 50’si savaş alanında denenmiştir. 

22 Nisan 1915’te Belçika’nın Ypres kasabasında Alman ordusu ile Fransız ordusu karşı karşıya mevzilenmiş haldeydi. Fransa istihbaratı, 3 hafta öncesinden Alman mevzilerine dikilmiş olan 6000 kadar sıvı klor taşıyan silindirlere gereken önemi vermemişti. Alman askeri meteorologlarından rüzgar bilgilerinin Almanların lehine olduğuna dair teyit gelince, silindirlerin vanaları açıldı. 10 dakika içinde 160 ton sıvı klor gaz hale geçip Fransız mevzilerindeki askerlere ulaştı. 6 kilometrelik Fransa hattındaki 1000 kadar Fransız ve Cezayirli asker tek kurşuna hedef olmadan öldü. 4000 kadarı da savaşamayacak hale geldi. 

Ypres, 22 Nisan 1915’te silindir vanalarının açılıp gazın salındığı an. (Kaynak)


Alman bilim insanı Fritz Haber’in fikri olan klor gazı kullanılan ilk kimyasal silahtır ve gelecek kimyasal silahların önünü açmıştır. Klor gazı cephe savaşları için uygunken, daha sonra şehir savaşları ve meydan savaşları için geliştirilen kimyasal silahlar da mevcuttur. Tam bu noktada, kimyasal silahların modern tanımını yapalım: İnsan yapımı, gaz, sıvı, aerosol (gaz içinde asılı kalabilen mikroskopik katı parçaçık) veya toz zerrelerine emdirilmiş halde salınan toksik kimyasalların kullanıldığı silahlardır. 

Bir kimya öğrencisine bileşikler konusu anlatılırken, bileşiklerin onu oluşturan atomlarla aynı özelliklere sahip olmayabileceği söylenir. Bunun için en fazla kullanılan örnek sofra tuzudur. Sofra tuzu sodyum ve klor bileşiğidir. Elimizdeki nemden ötürü patlayabilecek sodyumla (Na), zehirli gaz olarak kullanılan klorun (Cl) bileşiği olan sofra tuzu (NaCl) cacığa katılabilecek kadar zararsızdır. Sodyumun elimizdeki nemden ötürü patlaması ayrı bir konu. Biz klorun insana nasıl zarar verdiğinden bahsedelim. Klor (Cl2) gazı, iki klor atomunun bir araya gelmesiyle oluşan tek elementli bir bileşiktir. Belli miktarlarda solunması halinde, dozuna göre akciğerlerde irritasyon, yanma ve fonksiyon bozulmasına neden olur. Bunun sebebi klorun hayli reaktif bir element olması ve solunum yolundaki su ile reaksiyona girmesi sonucu hidroklorik asit (HCl) ve hipokloröz (HOCl) asit oluşturmasıdır. Oluşan bu asitler akciğer hücrelerinde birtakım peroksitler, süperoksitler ve radikaller oluşmasına neden olur. Bu oluşum, akciğerlerde sürmekte olan oksijen alışverişini engelleyecek miktarlarda gerçekleşirse ölüm gerçekleşir. Kanın pH dengesi bozulur. Bu durum diğer organları kötü yönde etkiler. Daha düşük dozlarda ise akciğerlerde yanma ve nefes alma zorluğu ortaya çıkar. Akciğerlerde su birikimi gerçekleşir. Boğaz, göz, burun, yemek borusu gibi yüzeyinde su içeren organlarda ise yine yanma hissi meydana gelir. 

Klor gazının 0,3 ppm (bir milyon birim içerisinde 0,3 adet) gibi düşük miktarlarda bile kokusu alınabilir. 2-3 ppm’de ise tahammül edilemeyecek bir hal alır. 400 ppm’de 30 dakika içinde; 1000 ppm’de ise birkaç dakika içinde öldürücüdür. Ypres’teki Fransız askerleri için bu türden bir saldırı hayli sıradışıydı ve kaçabilecek yerleri yoktu. 

Küçük bir hesap yapalım. Fransız cephesi 6 km uzunluğundaydı. Cephe gerisini 100 metre olarak kabul edelim. Klor gazı havadan ağırdır. En fazla 100 metre kadar uçabileceğini de kabaca varsayalım. En 6 km, boy 0,1 km ve yükseklik de 0,1 km Fransız cephesinin toplam hacmi. 0,06 km3, yani 60.000.000 m3 olacaktır.  Ypres kasabası, deniz seviyesinin 24 m üstündedir. Deniz seviyesi olarak kabul edebiliriz. 15 derece sıcaklıkta ve deniz seviyesinde, bir metreküpte 1,125 kg hava bulunur. 60.000.000 m3 hava, yaklaşık 67,500 ton ağırlığındadır. Salınan klor gazı 160 tondu. 160/73500=0,0023. Yani %0,21. Ppm biriminde söylemek gerekirse:  2100 ppm! Ölümcül limitin 2 katı. Cephenin gerisindekiler için bile kaçış yok. Elbette bu rüzgarsız bir senaryoda, oldukça durağan bir sistemde yapabileceğimiz kaba bir hesaptır.

İçimizden söylemek bile gelmiyor, ancak klordan daha etkili ve daha “kullanışlı” kimyasal silahlar üretildi. Kimisinin daha “insani” olduğu öne sürüldü, daha acısız veya daha onurlu öldürme biçimleri olduğu iddia edildi. Yazımızın başında bahsettiğimiz “savaşı meşru kılan enstrumanların” çeşitliliğine göre bunlar tartışıldı ve kullanıldı. Bunları kullananlar çeşitli bahanelerle bunu vicdanlarına uydurmaya, meşru göstermeye çalıştılar.  Bu da bizim konumuz değil. Ancak söylemek gerekiyor ki, kimyasal silahlar da bilimin bir konusudur. Eğer, klor gazı yeterli gelmeyip daha etkili silahlar üzerine kafa yoruluyorsa, bu araştırmalara devam eden şey için insanlığın zekası değil; ancak insanlığın aptallığı diyebiliriz.  Neyse ki, 1968’den başlayarak, 2016 itibariyle dört devlet (Mısır, İsrail, Kuzey Kore ve Güney Sudan) dışında, tüm dünya devletlerinin imzaladığı Kimyasal Silah Konvansiyonu (CWC - Chemical Weapon Convention), kitlesel imha için kullanılan kimyasal silahların üretimini ve stoklanmasını yasaklamakta ve var olan silahların yok edilmesini düzenlemektedir. 
Bunun yanında kimyasal silahlar sadece öldürmek için kullanılmıyor. Bazı silahlar gibi kimyasal silahlar da etkisiz hale getirme amaçlı kullanılabilir. Bunlar, kullanımına izin verilen kimyasal silahlardır. Göstericileri etkisiz hale getirmek ve dağıtmak için kullanılan biber gazları, saldırganı etkisiz hale getiren göz yaşartıcı gazlar bunlardan en çok kullanılanları. Ayrıca “malodoran” denilen, sadece irite edici kötü kokuya sahip zehirli olmayan gazlar da hapishane gibi kapalı mekanlarda çıkan isyanları kontrol altına almak için kullanılmakta. Dahası, bir takım psikolojik etki gösteren kimyasalların da silah olarak kullanıldığı biliniyor. Bu kimyasallar, saldırgan üzerinde halüsinatif ve depresif etkiler gösteriyor.

Öldürücü özellik gösteren gazların ise yaklaşık olarak 70 çeşidi bulunmakta. Bunlar, deri de ölümcül yaralar açan, boğucu, yakıcı kimyasallardır. Toplumda en çok bilinenleri hardal gazı (kokusu sarmısaklı hardala benzediği için bu isim verilir), fosgen, difosgen ve sarin’dir.

Kimyasal savaş eğitiminde kullanılan, en çok bilinen kimyasal silahların listelendiği bir kurs föyü. Listede kimyasal özelliklerinden çok pratik (!) ve taktik özelliklerine yer verilmiştir.



Elbette, bardağın dolu tarafına bakmakta da fayda var. Kimyasal silah kullanan devletler, kendilerine karşı kimyasal silah kullanılabileceğini de hesaplayarak, bunları önleyici çalışmalar yapmıştır. Bu çalışmalar, bugün sanayide iş sağlığı ve güvenliği konusunun temelini ve ana payını oluşturur. Üretilen gaz maskeleri, koruyucu ekipmanlar ve antidotlar işçiyi korurken,  gaz salınımlarının kontrolü ve çevreye zararını azaltıcı uygulamalar da çevreyi korumaktadır. 

Ayrıca belki de, hata yapmadan hatasını anlamayan insanlık için kimyasal silahlar, tarih içerisinde alınması gereken bir dersten ibarettir. 

Gelelim, kimyasal silahların babası Fritz Haber’e. Fritz Haber, klor gazını savaş alanında bizzat test edebilmek için cephe komutanlarından birini ikna etmiş, ve Almanlar Ypres’te bu silahı kullanmıştı. Bazı tarihçiler, Haber’in kimyasal gaz kullanarak savaşı hızlıca bitireceğine inandığını belirtiyor. Bu açıdan, çok çok az da olsa hak verilebilir bir durum gibi gözükse de, savaşın 3 sene daha sürmesi, bu düşünceyi önemsiz kılıyor. Üstelik kimyasal silah kullanımındaki rahatlık, kullanımının daha da yaygınlaşmasını sağlıyor. Kimi kaynaklar, Haber’in eşinin bu yüzden intihar ettiğini ve Haber’in daha sonra, tıpkı Alfred Nobel gibi, kimyasal silah kullanımına karşı çıktığını belirtse de, anektotlar ve aktarımlar bilimin ve dolayısıyla bizim işimiz değildir. Ancak, bir Musevi olan Haber’in akrabalarının toplama kamplarında kimyasal gazlarla öldürülmesi, Haber’i daha da ilgi çekici bir kişilik haline getiriyor.

Yazımızın başında bahsettiğimiz gibi, Haber’i daha da ilgi çekici yapan bir konu daha var. Haber, kimyasal silahların babası olarak anıldığı gibi suni gübrelerin babası olarak da adlandırılmalı. 1910’larda dünya nüfusu 1,8 milyar iken 2016 itibariyle 7,5 milyara çıktı. Bu dört kat artışı beslemek, neredeyse tek başına Haber-Bosch prosesi sayesinde olmuştur diyebiliriz. Carl Bosch ve Fritz Haber’in 1909’da bulduğu Haber-Bosch prosesi, atmosferde bolca bulunan azottan amonyak üretmeye yarayan bir işlemdir. Bu işlem, suni gübre üretiminin ilk aşamasıdır. Amonyak üretmenin bir yolunu arayan Haber ve Bosch ikilisi, atmosferdeki azotu direkt olarak bitkilerin yiyeceği haline getirmeyi başararak dünyanın bu sorununa kökten bir çözüm getirmiş ve 1918’de Kimya dalında Nobel Ödülü’ne layık görülmüşlerdir. Fritz Haber, bilim insanları tarafından nüfus patlamasının bir nedeni olarak gösterilir. Ancak şunu da belirtmekte fayda var: Savaş başlamadan önce, 1913’te, İngilizlerin Almanya’ya uyguladığı sodyum nitrat ambargosu Almanya’yı iki şekilde etkilemişti: Birincisi, sodyum nitrat doğal bir gübreydi. Almanya’nın tarım verimi azalacaktı. İkincisi, belki de en sinsi olanı, bu suni gübrenin aynı zamanda işlenerek patlayıcıya dönüştürülmesi konusundaki sıkıntıydı. Almanya mühimmatsız kalacaktı. Nitekim 1913’teki ambargo üzerine Almanya, Haber’in prosesiyle amonyak üretmeye başladı. Artık, patlayıcıları amonyaktan üreteceklerdi. Dünyanın seyri bu nedenle (Haber’in prosesi nedeniyle) bir kez daha değişmişti. 

Berlin’de bulunan Yahudi Müzesindeki (Jüdisches Museum Berlin) tek bilimsel gösterim parçası, Fritz Haber’in amonyak üretim prosesi düzeneğidir. Düzinelerce Yahudi bilim insanı arasından sadece onun düzeneğine yer verilmesi, amonyak üretiminin tarihi ve toplumsal değerini göstermektedir.


Daha önce de amonyak üretiliyordu. Ancak, Haber’in amonyak üretim prosesi, önceki yöntemlere göre ucuzdu ve hızlıydı. 
Proses kısaca şöyledir:
N2 + 3 H2 → 2 NH3  

3 mol hidrojen gazı, 1 mol azot gazı ile tepkimeye girer ve 2 mol amonyak oluşur. Ancak bu kağıtta gösterildiği kadar kolay değildir. Bu iki gazı alıp bir kapta alelade karıştırırsanız, ortaya amonyak çıkmaz. Özellikle azot gazı (N2) eylemsiz bir gazdır, yani kolay kolay tepkimeye girmez. İki azot atomundan oluşur ve aralarında kuvvetli üç bağ vardır. Bu üç bağın da kırılıp, her bir bağa bir tane hidrojen atomu bağlanmasıyla amonyak oluşacaktır. Üç bağın kırılması 150-250 bar basınç, 400-500 C0 derece sıcaklık ve demir katalizörler yardımı sayesinde olur. Azot bağları koparıldıktan sonra bu bağlara hidrojen bağlanması işten bile değildir. 

Yazımıza bir sonuç bölümü koymakta zorlandık. Çünkü savaş çok ağır ve incitici bir konu. Fritz Haber hakkında düştüğümüz ikileme Richard Feynmann gibi Manhattan projesinde çalışmış diğer saygıdeğer bilim insanları için de düşebiliriz. Burada ikilemi çözmek siz okuyucularımıza kalıyor. Belki de hiç ikileme girmeyip bilimin zevkli tarafıyla da ilgilenebilirsiniz. Ancak bilimle ilgilenmekle kalmayıp, onu seviyorsanız durum başka bir hal alır. Bilim bir sevgili gibidir. Onun size uymayan taraflarını da kabul etmek zorundasınız.

Dilerseniz sonuç bölümümüzü Carl Sagan’a bırakalım... Sagan, The Skeptical Inquirer'ın 1990 yılında yayınlanan "Neden Bilimi Anlamalıyız?" başlıklı makalesinde şöyle diyor:

“Biliyorum ki, bilim ve teknoloji sadece dünyaya iyilikler saçan bir çiçek sepeti değildir. Bilim insanları nükleer silahlar üretmekle kalmayıp, ülke liderlerini önce kendi milletlerinin bunu üretmesi konusunda ikna etmişlerdir. Bu sebeple insanların bilim ve teknoloji dendiğinde korkmasının bir nedeni vardır. Ve bir de, çizgi filmlerde beyaz önlük giymiş Dr. Faust, Dr. Frankenstein ve Dr. Strangelove gibi çılgın bilimadamı imajı var. Ancak bunun bir geri dönüşü yok. Tüm bilim insanlarının, ahlak olarak çökmüş teknologların, güç delisi ve yozlaşmış politikacıların eline çok fazla güç vereceği sonucuna varamayız. Tıptaki ve ziraatteki ilerleme, tarih boyunca savaşlarda hayatını kaybeden insan sayısından daha fazla sayıda insan hayatını kurtarmıştır. Ulaşım, iletişim ve eğlence anlayışındaki ilerleme dünyayı iyi yönde değiştirmiştir. Bilimin kılıcının iki yanı da keskindir. Bilimin bu olağanüstü özelliği, bizlere ve politilacılara teknolojinin uzun vadedeki olası sonuçlarına daha fazla dikkat göstermek gibi  önemli bir sorumluluk verir. Bize küresel ve nesiller arası yeni bir perspektif verir. Bizi şovenizmden ve nasyonelizmden kaçınmaya teşvik eder. Yoksa hatalar pahalıya mal olur.”    

Yazan: Oğuzhan Kiper  (Evrim Ağacı)

Düzenleyen: Ayşegül Şenyiğit (Evrim Ağacı)

Kaynaklar ve İleri Okuma:
6 Yorum